Bir kırık yazı
                                               BİR KIRIK YAZI
       SUMRA ABLA;
Sen beni hiç tanımadın. Ben de seni öyle az hatırlıyorum ki. Aklımda senden kalan en belirgin şey yüzündeki acı. O an o loş hastane odasında ki terliklerini giymeye çalışan ve yüzündeki acıyla perçinlenen halinin bana aradan bir yıl geçtikten sonra bile seni hatırlatacağını hiç düşünmemiştim. Birde garip gelecek belki ama çok güzel olduğunu hatırlıyorum. Dalgalı saçlarını bir a arkaya atıp gözlerinin gözlerime bakışı… Gözlerinden geriye hiçbir şey kalmamış başka. Ne rengi, ne kirpiklerin, ne ne demek istediğin… Sadece acı…
 Ve gittin… Anneni yatağına bırakıp gittin. Ardına bakarak gittin. Şimdi anlıyorum ki, kapıdaki o son bakışın baştan aşağı analık kokuyordu. Annene bakmıştın. Ve annende sana bakmıştı. Hastaneye dört tane evladını koyarak gelmiştin. Ve beklide onlarda sana, son kez sana annene baktığın gibi bakmışlardı. Ne yiğit ve ne çilekeş olduğunu düşünmüşlerdi. Senin düşündüğün gibi.
 Ve sen Fahriye teyze;
 Ne güzeldin o gün. Sanki hastaneye değil de Sumru ablanın çocukluğunda ki gibi tutup elinden onunla lunaparka gelmiştin. Odanın aydınlığını düşünmüştüm geldiğinde. Bir çocuğun bayram sevinciyle gelmiştin.
 Yanında kalan görümcen bile uyuyamadığını gizlemeye çalışıyordu yanında. Coşkunu gördükçe hüznünden utanıyordu. Hâlbuki bütün gece, o senin “villa†dediğin ağaçların dallarına battaniyeler asarak yaptıkları yerde geceye, soğuğa ve acıya direnmişlerdi.
 Neden orda olduğunu anlamadım ilkin. Sonra duydum ki Sumru abla siroz olmuş. Doktorların dediğine göre karaciğeri “bitmişmişâ€. Allahtan başka kimsenin yapacağı bir şey yokmuş. Sen çaresizliğe meydan okumuşsun o kara noktada. Yurt çapında nerdeyse ilk defa yapılacak bir ameliyatın kör karanlığına atmışsın kendini. Kızına ciğerine zaten kendini verecekmişsin. Ciğerinin yarısını… Ve buna rağmen gülümsüyordun.
 Ameliyattan sonra ilk sözün yine “Sumruâ€ydu. Ne garip yatağının hemen yanı başındaki pencerenin karşısındaki pencere Sumru ablanın penceresiydi. Ve bir zaman saçlarını okşadığın, yemek yedirdiğin, önlüğünü giydirdiğin kızınla aranda bir yol ve bir pencereler vardı. Ve sen pencereye kadar bile yürüyemiyordun. Bazen o yana bakıp gözlerinin dolduğunu görüyordum. Sende utanırdın hüznünden biliyorum yürüyerek, gülerek ve güldürerek geldiğin o odada artık ayağa bile kalkamıyor olmak hiç dokunmadı sana. Sadece Sumru ablayı görememekti seni yıldıran belini büken. Belki yine kapıda belirse koşardın ona doğru. Bazen dualar ettiğini görürdüm. Dudakların kıpır kıpır… Ve her sabah görümcenin Sumru ablaya uğrayıp gelişini merakla, söylemezdin ama endişeyle beklerdin. Gözlerin bir kapıda bir pencerede…
 “Sumru’m çabuk iyileş yavrum†derdin. Neden bilmem ama duyduğuna inanırdın.
 Ardından Emine ablanın gözleri… Hastanede rol yapmayı öğreniyor insan. Ama gözler, her zaman dinlemiyor insanı.
 Yalvardın o gün “Ne oldu?†,â€Ne olur söyle†dedin. Söyledi Emine abla. Taa ameliyat gününden bugüne kadar hiç görmemişti Sumru ablayı aslında. Yakınına bile almamışlardı. Ve durumu… Hastanede boşlukları doldurmayı da öğreniyor insan. Sende öğrenmiştin.
 Hiç iyi değil dedin. Hiç iyi değildi, ha? Yani gözlerini bir kez olsun açmamış mıydı? Annesinin ciğerinin üstüne elini koyup ana sıcaklığını duymamış mıydı? Kendini dünyaya yeniden gelmiş gibi hissetmemiş miydi? Kocasını çocuklarını hiç düşünmemiş miydi? Anasını gözleriyle de olsa bir soramamış mıydı?
 Sabah olmadı o gece. Hep pencereye baktın. Duymasına kalın perdelerin engel olduğunu bile bile. Bir dolu şey söyledin Sumru ablaya… Sonra bir kuş …â€SUMRU’Mâ€Â dedin sabaha karşı pencereye çarpan kuşa “Allah yolunu açık etsin†dedin.
 Anlamadım… Gözlerindeki yaşıda pencereye bakan kuşuda anlamadım. Doğan günle beraber Emine abla geldi. “Sumru’m gitti değil mi?†dedin sadece …
 Gitmişti… Kuşlar gibi… Destansı bir analık öyküsünü geride bırakarak gitmişti. Bir kuşkanadıyla pencerene gelip seninle vedalaşıp gitmişti. Ciğerin, ciğerparen kuşlar gibi göç mevsimi gelince gitmişti… Sen kalan yarınla bir ömür boyu onu arayarak özleyecektin…
 Göç mevsimine dek                                                              Â
                                                                                                        24 Nisan2004
                                                                                                        Yazan:  Zuhal
  Â
Â
Â