Mutsuzluğun Ardındaki Tebessüm

Mutsuzluğun Ardındaki Tebessüm!

(Bu yazıyı okuduğumda çok beğenmiştim.O yüzdende sizlerlede paylaşmak istedim.Umarım beğenirsiniz.)
“Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir” ilahi kelamından sonra bende diyorum ki hadi oyuna 5 dakika ara verelim. Hepimiz farklı sıkıntı ve dertlerle bu oyunu sürdürüyoruz. Biliyorum ki şimdi bu yazıyı okuyan ya da bu yazıdan haberdar olmayıp ta okumayan kim varsa herkesin kendine özgü bir derdi vardır. Bu kadar dert ve keder bazen bize öyle ağır gelir ki, hoş bir ses olmasa bile “yeter artık” dediğimiz olur. Peki, biz bu dünyaya üzülmek için mi geldik? Bu yaşadıklarımız bizim için bir zulüm mü?
Aslında hiç de öyle değil. Aslında bu yaşadıklarımız zulüm değil güzellik. “Hadi canım sende” diyor olabilirsiniz ama gelin olaya bir de şöyle bakalım.

Kadının bir tanesi pazara gider ve nohut alır. Eve gelince aldığı nohudu pişirmeden önce haşlamak için tencereye koyar. Tabi su ısınır ve suyun ısınmasıyla beraber nohut suyun üstüne doğru çıkmaya başlar. Nohut o anda şunu diyordur kadına: “Ey kadın, sen o kadar yol yürüdün pazara gittin. Tezgâhlarda beni aradın ve buldun. Sonra para verdin ve beni aldın. Tekrar geri dönüp yürüdün eve geldin. Bu kadar yorulmanın ve bana ücret ödemenin sebebi beni yakmak mıydı?” Kadın ise kepçe ile nohudun üzerine bastırır ve onu suyun altına iter. Burada kadın nohuda cevap vermektedir: “Ey nohut, doğru diyorsun ben o kadar yoruldum ve sana ücret ödedim. Fakat sen bir tohumdun, toprağa düştün filiz oldun, büyüdün bitki oldun sonra da meyve verdin. Bunların hepsi bir anda olmadı, tam bir sene sürdü. Bir senelik süreçten sonra sen pazar tezgâhlarında insanların beğenisine sunuldun. Şimdi bende gittim seni aldım. Ama unutma ki seni pazardan aldığım şeklin ile sofraya koyarsam kimse seni yemez ve sevmez. Elinin tersi ile iterler. Benim amacım seni yakmak sana zulmetmek değil sana lezzet katmaktır. Bu ne güzel nohutmuş denmesi için seni pişirmektir.”

Bu anlattığım hikâye Mevlana hazretleri tarafından dile getirilmiş Mesnevi’de. Belki mesleğimden dolayıdır bilmiyorum ama bende bir anda kendimi hayal ettim. Biyolojik olarak bir insanın dünyaya gelmesi için aynı hikâyedeki nohut tohumu gibi toprağa atılması lazım. Yani spermin yumurta ile birleşmesi gerekli. Daha sonra 9 ay toprak altında yani anne karnında beklemesi gerekiyor. Bu 9 ayda bir su damlası olan insan önce kan pıhtısına sonra bir et parçasına sonra doku ve organların oluşmasıyla bir bebeğe dönüşüyor. Ama bunların hiçbirisi bir anda olmuyor. Her şey yerinde ve zamanında gerçekleşiyor. 9 aylık süre sona erdiğinde ise bebeğimiz artık bir filiz gibi kafasını topraktan dışarı çıkarıyor ve insan pazarına kendisini sunuyor. Aynı nohut misali, insanoğlu hayata başladığı andan itibaren dünyanın ateşi ile pişmeye başlamazsa hep çiğ kalacak; hem çevresine hem de kendisine lezzet vermeyen birisi olacaktır. Dünya da çektiğimiz sıkıntı ve çileler aslında bize bir zulüm ve eziyet değil bize lezzet katan, bizi pişiren küçük ateşlerdir.

Biz hep isteyen tarafız. Şimdi kime sorarsak soralım mutsuz olmayı ister mi? İstemez tabii ki. Ama biz hep istediklerimizden dolayı mutsuz oluyoruz. Bir şeyi çok istiyoruz; ya olmuyor, bunun mutsuzluğunu yaşıyoruz ya da oluyor, onun ağırlığını kaldıramıyoruz. Hâlbuki biz o isteğimizin olması için ne eziyetler çektik ne gözyaşları dökmüştük demi.  Peki, olduktan sonra neden mutlu olmadık? Çünkü onu isterken sadece istedik ama onun bize ne getireceğini hiç düşünmedik. Ama bu sıkıntıdan bile mutluluk çıkarmak bu çilenin karşısında ezilmemek ve mutsuz olmamak yine bizim elimizde. Nasıl diyecek olursanız; bazılarının polyanacılık dediği benimse gerektiğinde şükür gerektiğinde hamd etmek dediğim tepki ile bunu başarabiliriz. “Ben şu an yaşadığım şeyin olmasını çok istiyordum ve oldu. Fakat olmasıyla kalmadı, ruhuma da ağır gelmeye başladı. Tamam, bu istediğim sıkıntı ve elemle gelmiş olabilir ama ben bunun için çaba sarf ettim. Gerektiğinde gözyaşı döktüm olsun diye. Her güzellik arkasından illaki bir sıkıntı getirir. Kolay kazanılan şeyler kolay kaybedilir. Ben bu isteğimi zorluklarla kazandıysam kaybetmemek için bir müddet daha dayanmalıyım. Gece kesinlikle sona erecek, güneş doğacak ve ben biliyorum ki insanın hayatı kalbindedir. Nasıl ki yaşamımın sağlıklı devam etmesi için kalp grafiğimin bir aşağı inmesi birde yukarı çıkması gerekiyorsa hayatında ruhsal dengede ilerlemesi için bir aşağı bir de yukarı çıkması gerekiyor. Ne mutlu ki istediğim oldu ve şu an grafik aşağıda biraz daha sabredersem bu grafik kesinlikle yukarı çıkacak. İşte o zaman ben hem isteğimin gerçekleşmiş olması hem de sıkıntımın bitmiş olmasıyla rahatlamış olacağım.”

Bu anlattıklarımı uygulamak Kaf dağının ardına ulaşmak kadar zor değil. Sadece bir şeyi isterken nasıl beynimizi hep ona odaklıyorsak, isteğimiz gerçekleştikten sonrada biraz da beynimizi buna programlayacağız. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki üzülsek de üzülmesek de bunların hepsi geçecek ve hayat bitecek. Bir eğlence ve oyundan ibaret olan hayatın perdeleri izleyicilere kapanacak. Bizi yöneten bir gücün olduğunun farkındayız ve bu gücün bize her yerde etki ettiğini de biliyoruz. Sadece yapmamız gereken “Ben ağlayarak, yalvararak istedim ve isteğim yerine geldi. Ne olursa olsun, hangi sıkıntı gelirse gelsin DÖKTÜĞÜM GÖZYAŞLARIMIN KARŞISINDA BENİ YARATAN BANA TEBESSÜM ETTİ VE BANA BAHŞETTİ. İşte bu her şeye yeter…” diyebilmektir.

Arş. Gör. Mahmut ÇAY
İnönü Üniversitesi Anatomi AD.

Etiketler: , , , ,

Fener Bahçe ‘ nin Enleri (Sonları)

Fener Bahçe en son kupayı aldığında Çakmak Taşlar yaşıyordu.

Fener Bahçe en son kupayı aldığında Hakan Şükür 6 Yaşındaydı.

Fener Bahçe en son kupa aldığında ben doğmamıştım.

Fener Bahçe en son GS ‘ yi yendiğinde takımdakilere kıyak olmuştu.

Fener Bahçe ‘ nin tarihi GS Ye dayanıyor.

Fener Bahçe en son lig birincisi olduğunda nokia 5110 vardı.

Fener Bahçe en son GS ‘ yi yendiğinde bile kupa alamadı.

Fener Bahçe en son kupayı 100 yıl önce aldı ve bundan 100 yıl sonra alacak.

Fener bahçeliler STOP!!!

GS lilere selamlarımı sunar ve gözlerinden öperim.

Yeni Albümler : Powertürk Müzik Ödülleri 2008

Son günlerin en güzel şarkılarını bir araya getiren 2 CD den oluşan “yılın karışık albümü” müzik marketlerde yerini aldı! Uzun zamandır beklenen albüm, 19 Şubat’ta ikincisi gerçekleştirilen Powertürk Müzik Ödülleri Gecesi’nin hemen ardından müzik marketlerde. Türkiye’nin önde gelen plak şirketlerini bir araya getirerek Türkiye’nin en ünlü sanatçılarını; albümlerindeki öne çıkan şarkılarıyla bir albümde toplayan “Powertürk Müzik Ödülleri 2008″ adeta bir yıldızlar geçidi…

Şebnem Ferah, Yalın, Nev, Kenan Doğulu, Sezen Aksu, Gripin, Demet Akalın ve Sıla gibi çok ünlü sanatçıların yer aldığı albümde 29 parça bulunuyor. Pasaj Müzik etiketi ile piyasaya çıkan ve birbirinden ünlü sanatçılardan oluşan albümde bakın kimler, hangi şarkılarla yer alıyor…

CD1

ASFALT DÜNYA BENİ SEVERMİŞ O
BENDENİZ & HARUN KOLÇAK BİRİ VAR
BENGÜ & SERDAR ORTAÇ KORKMA KALBİM
CEM ÖZKAN DÖN BANA
DEMET AKALIN TATİL
ELİF TURAN BÜYÜT İSTERSEN
EMRE ALTUĞ ORTAM İNSANI
ENBE ORKESTRASI&MUSTAFA CECELİ UNUTAMAM
FATİH ERKOÇ ANI
FUNDA ARAR KARAYA VURAN GEMİLER
GÖKÇE ARADIM SENİ
GRİPİN & EMRE AYDIN SENSİZ İSTANBUL’A DÜŞMANIM
GÜLŞEN E BİLEMEM ARTIK
HEPSI İKİ KELİME
IZEL GURUR

CD2

KENAN DOGULU AŞK KOKUSU
KEREMCEM AŞK BİTTİ
MALT DEPREM
MİRKELAM ELMA DEĞİL AYVA
MURAT BOZ PÜF
NEV SUKUT-U HAYAL
NİL KARAİBRAHİMGİL BU MUDUR
ÖZGÜN KIVIRIR
SEZEN AKSU İKİLİ DELİLİK
SILA&KENAN DOĞULU ..DAN SONRA
ŞEBNEM FERAH SİL BAŞTAN
YALIN HERŞEY SENSİN
YAŞAR SEVDA SİNEMALARDA
ZAKKUM&TEOMAN ZEHR-İ ZAKKUM

“Winx Club” filmine “Hepsi”den iki şarkı

Winx Club” filmine “Hepsi”den iki şarkı

Hepsi, animasyon filmi “Winx Club - Kayıp Krallığın Sırrı” için iki şarkı seslendirdi. “Hepsi” grubu, 22 Şubat’ta vizyona girecek olan animasyonda “Sen Bir Tanesin” ve “Sadece Bir Kız” adlı parçaları yorumladı. Iginio Straffi tarafından yaratılan “Kayıp Krallığın Sırrı” filminde; Winx Club üyesi 6 genç perinin birbirlerine kenetlenerek kötülüğe karşı mücadele etmeleri konu ediliyor. Filmde Flora; Stella, Layla, Miusa ve Tecna’nın yardımı ile kaybolan anne ve babasını arayacak…
HEPSİ HAYRANI OLDUĞUM FOTOĞRAF

BİR KIRIK YAZI

SUMRA ABLA;

Sen beni hiç tanımadın. Ben de seni öyle az hatırlıyorum ki. Aklımda senden kalan en belirgin şey yüzündeki acı. O an o loş hastane odasında ki terliklerini giymeye çalışan ve yüzündeki acıyla perçinlenen halinin bana aradan bir yıl geçtikten sonra bile seni hatırlatacağını hiç düşünmemiştim. Birde garip gelecek belki ama çok güzel olduğunu hatırlıyorum. Dalgalı saçlarını bir a arkaya atıp gözlerinin gözlerime bakışı… Gözlerinden geriye hiçbir şey kalmamış başka. Ne rengi, ne kirpiklerin, ne ne demek istediğin… Sadece acı…
Ve gittin… Anneni yatağına bırakıp gittin. Ardına bakarak gittin. Şimdi anlıyorum ki, kapıdaki o son bakışın baştan aşağı analık kokuyordu. Annene bakmıştın. Ve annende sana bakmıştı. Hastaneye dört tane evladını koyarak gelmiştin. Ve beklide onlarda sana, son kez sana annene baktığın gibi bakmışlardı. Ne yiğit ve ne çilekeş olduğunu düşünmüşlerdi. Senin düşündüğün gibi.
Ve sen Fahriye teyze;
Ne güzeldin o gün. Sanki hastaneye değil de Sumru ablanın çocukluğunda ki gibi tutup elinden onunla lunaparka gelmiştin. Odanın aydınlığını düşünmüştüm geldiğinde. Bir çocuğun bayram sevinciyle gelmiştin.
Yanında kalan görümcen bile uyuyamadığını gizlemeye çalışıyordu yanında. Coşkunu gördükçe hüznünden utanıyordu. Hâlbuki bütün gece, o senin “villa” dediğin ağaçların dallarına battaniyeler asarak yaptıkları yerde geceye, soğuğa ve acıya direnmişlerdi.
Neden orda olduğunu anlamadım ilkin. Sonra duydum ki Sumru abla siroz olmuş. Doktorların dediğine göre karaciğeri “bitmişmişâ€. Allahtan başka kimsenin yapacağı bir şey yokmuş. Sen çaresizliğe meydan okumuşsun o kara noktada. Yurt çapında nerdeyse ilk defa yapılacak bir ameliyatın kör karanlığına atmışsın kendini. Kızına ciğerine zaten kendini verecekmişsin. Ciğerinin yarısını… Ve buna rağmen gülümsüyordun.
Ameliyattan sonra ilk sözün yine “Sumru”ydu. Ne garip yatağının hemen yanı başındaki pencerenin karşısındaki pencere Sumru ablanın penceresiydi. Ve bir zaman saçlarını okşadığın, yemek yedirdiğin, önlüğünü giydirdiğin kızınla aranda bir yol ve bir pencereler vardı. Ve sen pencereye kadar bile yürüyemiyordun. Bazen o yana bakıp gözlerinin dolduğunu görüyordum. Sende utanırdın hüznünden biliyorum yürüyerek, gülerek ve güldürerek geldiğin o odada artık ayağa bile kalkamıyor olmak hiç dokunmadı sana. Sadece Sumru ablayı görememekti seni yıldıran belini büken. Belki yine kapıda belirse koşardın ona doğru. Bazen dualar ettiğini görürdüm. Dudakların kıpır kıpır… Ve her sabah görümcenin Sumru ablaya uğrayıp gelişini merakla, söylemezdin ama endişeyle beklerdin. Gözlerin bir kapıda bir pencerede…
“Sumru’m çabuk iyileş yavrum” derdin. Neden bilmem ama duyduğuna inanırdın.
Ardından Emine ablanın gözleri… Hastanede rol yapmayı öğreniyor insan. Ama gözler, her zaman dinlemiyor insanı.
Yalvardın o gün “Ne oldu?” ,”Ne olur söyle” dedin. Söyledi Emine abla. Taa ameliyat gününden bugüne kadar hiç görmemişti Sumru ablayı aslında. Yakınına bile almamışlardı. Ve durumu… Hastanede boşlukları doldurmayı da öğreniyor insan. Sende öğrenmiştin.
Hiç iyi değil dedin. Hiç iyi değildi, ha? Yani gözlerini bir kez olsun açmamış mıydı? Annesinin ciğerinin üstüne elini koyup ana sıcaklığını duymamış mıydı? Kendini dünyaya yeniden gelmiş gibi hissetmemiş miydi? Kocasını çocuklarını hiç düşünmemiş miydi? Anasını gözleriyle de olsa bir soramamış mıydı?
Sabah olmadı o gece. Hep pencereye baktın. Duymasına kalın perdelerin engel olduğunu bile bile. Bir dolu şey söyledin Sumru ablaya… Sonra bir kuş …”SUMRU’M” dedin sabaha karşı pencereye çarpan kuşa “Allah yolunu açık etsin” dedin.
Anlamadım… Gözlerindeki yaşıda pencereye bakan kuşuda anlamadım. Doğan günle beraber Emine abla geldi. “Sumru’m gitti değil mi?” dedin sadece …
Gitmişti… Kuşlar gibi… Destansı bir analık öyküsünü geride bırakarak gitmişti. Bir kuşkanadıyla pencerene gelip seninle vedalaşıp gitmişti. Ciğerin, ciğerparen kuşlar gibi göç mevsimi gelince gitmişti… Sen kalan yarınla bir ömür boyu onu arayarak özleyecektin…
Göç mevsimine dek
24 Nisan 2004
Yazan: Zuhal
___________________
ZAMAN BEKLEYENLER İÇİN YAVAŞ,KORKANLAR İÇİN HIZLI,YAS TUTANLAR İÇİN UZUN,SEVİNENLER İÇİN KISA AMA SEVENLER İÇİN SONSUZDUR!!!

DOSTLARIM

DOSTLARIM

Diyorlar ki biraz gül;

Peki nasıl güleyim dostlarım bana bir akıl verin artık çaresizim. Ne desem boş ne yapsam manasız oldu artık. Ne derdimi diyebiliyorum nede derman bulabiliyorum sadece savruluyorum rüzgarda.

Nasıl güleyim dostlarım nasıl;

Ne anam var sarılacağım derdime yanan ağlayınca göz yaşımı silen omzuna başımı koyup teselli bulacağım. Nede babam var zorda kaldığımda yanıbaşımda olacak kızım ben senin yanındayım diyecek yada yavrum deyip öpecek sevecek.

Nasıl güleyim dostlarım nasıl;

Ne eşim var seni seviyorum hayatım diyecek bir lokma ekmeği paylaşacak gecelerimi sabaha çevirecek zor durumda yanımda olacak.

Nasıl güleyim dostlarım nasıl;

Evlatlarım var 2 tane oğul dedim bunlar gülme sebebim , tutunacak dallarım umutlarım yarınlarım canlarım ama nafile menfeat olmuş her şey evlat olsa da bunu anladım.

Diyorsunuz ya; biraz gülmeyi deneyin diye bunca yaşanan şeyin üstüne başaramadım

GÜL TATAR

Görmesini Bilen Gözler

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik
yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler
değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk
önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
kıskanıyordu. Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
bir cilde sahipti. “Badem” dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı
konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla
baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye
yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki
bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan
burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.
Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
“Sanki yeniden dünyaya geldim!” dedi. “Yüzümde hiçbir
çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?”
Yaşlı doktor: “Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!.”
diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri
taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!.”

Cüneyd Suavi