Ateş ve Su

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol…

Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş;
Yüreğim sana armağan…
Sarılmış ateşle su birbirlerine
sıkıca, kopmamacasına…

Zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı…
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su…

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları…
Aramış suyu diyarlar boyu,
günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın.

Ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını….
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan,
su ateşden kaçar olmuş..

Ateşin yüreğini sadece su,
Suyun yüreğini
Sadece ateş alır olmuş…

Bulutla Yıldız

Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini
gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı…
Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu
yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı…

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı…
Tatlı bir kıskançlıktı onlarınkisi… Ama biri vardı ki;
bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu…
Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen…

Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı…
Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
herkese meydan okuyabilirdi… Zaten onun için
bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı…
Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı…
Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini
yıldızla bulutun ayrılmalari için kullanacağını?

Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza…
Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen.
Yıldızsa “Nasılsa bulutum beni seviyor,
dönecektir.” diye düşündü… Fakat hiç bir şey
beklendiği gibi gitmedi… Bulut dönmedi.
Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye.
Tek bir gerçek vardı ki:
O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı…

Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar
onların durumlarına ama ne fayda…

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı…
Periyse göstermelik bir hüzne büründü…
Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca
kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde.
O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen
kullanacaktı kozlarını… Hem de büyük bir zevkle…

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini
söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden
hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü…
Çünkü yıldız inatçıydı..
Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi.
Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp
ona olan sevgisini itiraf etti…
Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin,
yıldızının yerine geçmesine izin verdi…

Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini,
ondan af dilemesini bekledi… Ama bulut gelmedi.
Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip,
konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.

Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda eleleydi…
Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza…
Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti…
Yavaş yavaş sönmeye başladı…

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu..
Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü…
Ama kolay pes etmezdi.
Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti
ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden
daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti…
Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi…
Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza…

O gün bu gündür yıldız,
dünyaya güneşin sevgisini yansıtır….
Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya…
Bir de yüreğinde kopan fırtınaları…

Papatya ve Kelebek

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden “Ne muhteşem bir çiçek” diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

“Merhaba” demiş papatyaya, “sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.”. Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
“Merhaba” demiş, “ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten.”
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; “Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek” demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. “Neden” demiş. “Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?”. “Hayır” demiş kelebek. “Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim.”

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya “Sevi seviyorum”
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece “Bende…”
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden “Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim.” diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, “seviyormuş” diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
“Seviyor mu, sevmiyor mu?”…

Çarşamba Köprüsü-2

El ele ve gözgözeyiz işte.O kadar çok hayalini kurmuştuk ki bu anın.Hem o hem ben. 10 ay olmuştu tanışalı ve bu ilk buluşmamızdı. Zamanız çok azdı. Onun sabah kursa dönmesi gerekiyordu ve de ertesi gün içinde izin koparmak çok zordu artık. Böyle olunca da benimde sabah geri dönmekten başka çarem yoktu elbette. Zaman böylesine az olunca dakikalar hatta saniyeler bile kıymetli oluyor. Önce benim için sabah ki bilete bakalım diyoruz. Daha doğrusu aşkım ben bakıp geleyim diyor. Hayır olmaz aşkım burda senden bir dakika bile ayrı kalmak istemiyorum diyorum. Her saniyeyi senle geçirmek istiyorum.
Terminalin arkasına geçiyoruz.Ankara terminalini bilenler vardır.Onlar bilir belki orda köprüler var arabalar için. Onun altında da ağaçlar. Oraya oturuyoruz. Bu arada hava da öylesine soğuk ki. Ama onun bile ayrı bir tadı var ve o kadar soğuğa rağmen hiç üşümüyoruz. Üşümüyoruz çünkü yüreğimiz sıcacık ikimizin de…
Şu an bunları yazarken bile içimi ısıtıyor yüreğinin sıcaklığı aşkım.Hayatıma öyle ani vede öyle bir anda girdin ki…Girdin ve hiç çıkmamak üzere. Sen hayatıma girdin ve bütün hayatımı değiştirdin. Sana her zaman yazdığım gibi “Senin için yaşamayı seçtim birtanem.” Sen benim yaşama sevincim oldum. SENİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM…
Birlikte bir isim bulalım diyoruz bu köprüye.Ve adı “ÇARŞAMBA KÖPRÜSÜ” oluyor artık.Çünkü gece salıyı çarşambaya bağlamıştı çoktan. Aşkım hatırlıyor musun ilk tanıştığımız günde çarşambaydı. Sen demiştin aslında ben çarşambaları çok sevmem diye ama bak bizi tanıştıranda kavuşturan da çarşambalar oldu.
Öyle hızlı geçiyor ki saatler. Saate bakmaya bile korkuyoruz.Şimdi hava ağaracak diyoruz korkuyla. Soğuğa meydan okuyup oturuyoruz o ağacın altında. O kadar güzeldiki herşey senle. Sohbetimiz, şarkılar, türküler herşey harikaydı. İçeriye giriyoruz ve hayalini kurduğum birşey daha gerçekleşiyor. Seni uyurken izlemeyi çok istemiştim aşkım.Sen dizlerime yatıyorsun ve de bir süre sonra dalıyorsun.Bende sesin saçlarını okşuyorum. Yüzünün her çizgisine bakıyorum. Senin yüzündeki çizgileri bile hafızama kazımak istiyorum resmen. Bundan sonra göremiyeceğim günlerin inadına…İçimden öyle çok şeyler geçiyor ki o anda.Bir sürü keşkeler……….Ve de defalarca seni sevdiğimi söyüyorum sana aşkım.
Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi o büyülü saatlerinde sonu geliyor. Bileti saat sekize almak istiyoruz ama bulamıyoruz. Tahmin ettiğimizden bir saat daha önce ayrılmak zorunda kalıyoruz aşkım. Saat yediye alıyoruz bileti. İşte ayrılık saati gelip çatıyor. Daha senin yanına gelmeden senden nasıl ayrılacağım diye üzülüyordum. Tam da tahmin ettiğim gibi bileti aldığımız andan itibaren dayanamıyorum. Gözlerimden yaşlar iniyor artık istemesemde. On ay boyunca beklediğim insanı birazdan yine bulamıyacağım. Ne o ellerini. ne gözlerini…Ah keşke, keşke dursaydı zaman o gece taa ki biz isteyinceye kadar.
İşte ayrılık zamanı aşkım. Ben biniyorum otobüse o da beni uğurlamak için aşağıda bekliyor. Gözler çok şey anlatıyor o anda.Seni şimdiden özledim aşkım diyorum içimden. SENİ ŞİMDİDEN ÖZLEDİM. Bir daha ki buluşmamız ne zaman nerde olur bilmiyorum ama seni şimdiden özledim.
Otobüs hareket ediyor. Gözlerim gözlerine takılı kaldı. Bu anı bu geceyi hiç unutmayacağım aşkım. Yola bakmaya çalışıyorum çaresizce. Beni ona kavuşturan yola. Ama nafile… Gözyaşlarıma hakim olmak mümkün değil artık. İçimdeki özlem daha da çok büyüyor ağladıkça sanki. Bana mesaj atıyor seni çok seviyorum diyeee. Bende seni aşkım bende seni çok seviyorum…
İstanbuldayım. Zaman azda olsa seni görmeye doyamasam da herşey çok ama çok güzeldi. Sana gelirken o bekleyiş, gelebilmek için çekilen sıkıntılar, o kadar saat yolculuk her şey ama herşey çok güzeldi bitanem. Bana bu aşkı yaşattığın için sanada gönülden teşekkür ediyorum aşkım.
Vede elbetteki RABBİME DE SONSUZ KERE ŞÜKÜRLER OLSUN…
Bir daha kavuşmak nasip olur mu bilmiyorum ama ömrümün sonuna kadar unutmayacağım bu günü.Rabbim herkese gerçek sevgiyi yaşatsın…
Bu yazıyı başka bir yerde okudum çok beğendim.Sizlerlede paylaşmak istedim.Yazan kişinin adı Canan mış sanırım ama özür ki soyadını bilmiyorum…

Çarşamba Köprüsü-1

Hayatımın en anlamlı günlerinden birini yaşadım. İnanılması imkansız ama gerçekti.Öncelikle Rabbime şükürler olsun diyorum.Bana böylesine özel saatleri yaşattığı için. Yüzlece binlerce milyonlarca kere şükürler olsun.
Söze nasıl başlayacağım bilmiyorum.İçimde ki duyguları kelimelerle anlatmak öyle zorki.Nedeni ise öyle çok şey var ki anlatacak.
Salı sabah saat 02:45 saatin alarmıyla uyanıyorum.İki saat kadar uyumuşum.Uykuya dalmam baya zor oldu ama bu uyku gerçekten çok iyi geldi bana.İçimde öylesine bir heyacanla kalktım ki yerimden.Yarın dedim yarın bu saatlerde …Üzerimi giyindim.Sonra servisi aradım.Saat dörtte başlayacaktı yolculuk.Edirnede’n İstanbul’a.Tam 03:20 de çıkıyorum.Çıkıyorum çıkmasına ama içimde acayip bir heyacan.Sevinç korku hepsi karışık duygularımın.Duanın birini bin ediyorum.Rabbim ne olur bir aksilik olmasın diye.
Diyorum içimden Canan boşver kendini bu kadar riske atmaya değmez .Ya kötü bişey olursa, ya aksilik olursa.Sonra içimdeki ses cevap veriyor.Bir şey olmaz Allahın izni ile.Herşeyin bir riski vardır diyorum.Böyle düşünürsen hayatta güzel olan hiçbirşeye ulaşamazsın diyorum.İçimde yaşadığım bu kadar yoğunlukla beraber başlıyorum İstanbul yolculuğuna.Aşkımın yanına gideceğim aklıma geliyor mutlu oluyorum,aksilik olur diye geliyor aklıma korkuyorum.Ama diyorum herşeye rağmen istiyorum onu görmeyi. Onu görmeyi, gözlerine bakmayı, ellerini tutmayı çok ama çok istiyorum.
Bu şekilde geçen bir yolculuktan sonra varıyorum İstanbul’a.Burda hastanede işlerim var.Önce bunları halletmem geekiyo.Ama prosedür değişmiş yine.Ben acele ettikçe önüme bir engel daha çıkıyor.Bir an bunalıyorum artık.Bu arada da aşkımdan haber bekliyorum. Oda Ankara’ da kursta.İşim bitince onun yanına gideceğim Ankara’ya.Kurstaki yetkili kişi izin vermek istemiyor gece dışarı çıkmasına.Ama bizim bu tek şansımız başka görüme şansımız yok o yüzden tedirgin bir bekleyiş bu.Neyse şükürler olsun izin veriyor.Bende hastanedeki işlerimi bitiriyorum.Sıra geliyor bilet bulmaya Ankara için.Ben ne kadar erken olursa o kadar iyi olur diye düşünüyorum.Saat 1′e arıyorum önce bileti.Ama yok tüm şirketleri araştırıyorum nafile.En erken saat 2′ye var diyorum.Kabul etmekten başka şansım yok sanırım.
Bütün zorluklara rağmen otobüsteyim şükürler olsun Rabbime.Bu bizim görüşmemiz için tek şansımız nedeyse.Çünkü o kurs için Ankara’da.Yoksa kendisi Van’da otuyor. Bende Edirne de.Yani bugün buluşamazsak bir daha ne zaman buluşuruz bir tek Allah biliyor.
Otobüs öylesine yavaş ki benim sıkıntıma bin sıkıntı katıyor.Zaman geçmek bilmiyor bir türlü.Hele o son yarım saat varya sanki yani o son otuz dakika inanın 3 yıl kadar geldi.Sadece bir dakika içinde tam üç kez saata bakıyorum.Off çıldırmak üzereyim artık…
Hele birazdan onunla karşılacağımı düşünüyorum heyacan dorukta artık.Sana şükürler olsun Rabbim yaklaşıyoruz Ankara terminale.Oda terminalin tam önünde bekliyorum diye yazmış mesajında.Yaklaştıkça gözlerim onu arıyo.O an işte tarif edilemez sanırım.İşte karşımda .Uzaktan tanıyorum onu.İşte hayatımın en güzel ve en unutulmaz dakikaları başlıyor.İner inmez onun boynuna heyacanla sarılıyorum.Aşkım diyorum bu anı çok ama çok bekledim.O anda hiçbirşeyi düşünmüyorum.Bir tanıdık olur yada başkaları ne der diye düşünmüyorum.Sadece o anı yaşamak istiyorum.
___________________

BENİ BIRAKMA-İCLAL AYDIN

Biri bir gün kapımı çalsa ve bana dese ki “Hanımefendi, hastanemizde bir yanlışlık oldu. Sizin bugüne kadar bağrınıza bastığınız, uğruna birçok şeyi göze aldığınız, varlığınızın sebebi saydığınız; emzirdiğiniz, avcunuza, saçlarınıza kusan, onun için gerektiğinde kartala dönüştüğünüz; uykusuz kaldığınız, değiştiğiniz, dönüştüğünüz yavrunuz sizin yavrunuz değil! Hastanede karıştırmışız. Size de benzemiyor zaten, sarışın bu. Şimdi çocuğunuzu alıyoruz. Size sizin hücrelerinizi taşıyan, doğurduğunuz gerçek çocuğu veriyoruz. Gerçi Türkçe bimiyor ama… Sizi hiç tanımıyor ve dört yaşını bitirdi. Maalesef durum böyle!”
***
İki gündür kızıma garip garip bakıyorum.

Çocuk da anlam veremiyor buna. Sürekli gelip küçük elleriyle yanaklarımı tutuyor “iyi misin anne” diye sorup, tekrar oyununun başına dönüyor.

Onu benden aldıklarını tahayyül ediyorum. Çünkü iki gündür gazetedeki o haber aklımdan çıkmıyor. Suudi Arabistan’da bir doğum hastanesinde karıştırılan Ali ve Yakup’un hikâyesi yani… Çocuklar doğal olarak onları büyüten annelerinden ayrılmak istemiyor. Annelerin iki gözü iki çeşme. Dört yıldır baktıkları çocuklar kendi çocukları değilmiş ha!..

Kahvaltı ederken evdeki yardımcılarım Meryem ve Nergis’le bu konuyu tartışıyorum. Her ikisi de benimle aynı fikirde: Çocuk büyütenindir!
***
Kızım doğduktan beş gün sonra hastaneye geri dönmek zorunda kalmıştık. Küvöze koymaları gerekiyordu ama kibrit çöpü parmacıklarıyla bana tutunuyor küvöze girmek istemiyordu. O beş günlük şey, o daha doğduğunun bile farkında olmayan minik canlı onu koruyacağına inandığı bir sıcaklığa, bir varlığa tutunuyor, ayrılmak istemiyordu. O anda büyük bir gerçekle yüzleşmiştim. Artık ben bir anneydim ve tek başına olduğumu sandığım zamanın sonuna gelmiştik. Hiç olmadığım kadar güçlü ve cesur olmalıydım…
***
Bir çocuk sahibi olmak beni daha sulugöz, daha zayıf, daha muhtaç kılmadı.

Aksine, onun varlığı, hiç olmadığım kadar korkusuz ve dik duran bir savaşcıya dönüşmeme yol açtı. Duygularımı kontrol edebilmeyi, sabretmeyi, akılcı çözümler üretmeyi ve sakin olmayı; ne olursa olsun sakin olmayı öğretti.

Çocuğumun burnu gece yarısı şakır şakır kanarken hiç paniğe kapılmadan kanı durdurabilmeyi, kafası yarıldığında, merdivenden uçtuğunda sakinlikle onu iyileştirmeye çalışmayı, burnuna hortumlar sokulurken ya da iğneler yapılırken çocuğu kucaklayıp doktora yardımcı olabilmeyi, her ikimize birden yapılan büyük hainliklere ve haksızlıklara rağmen soğukkanlılığı kaybetmeden kimselerle ilgili olumsuz bir cümle kurmamayı, yetiştirmekte olduğum çocuğa hiç kimseye muhtaç olmadığımızı öğretmenin gerekliliğini, sabretmeyi, akrabalık ve aile ilişkileri konusunda sabırlı ve özenli olmayı, beş işi bir arada yapabilme becerisi edinmeyi, daima dört saat uykuyla yaşayabilmeyi ve annesi olarak kime ne kadar öfkelenirsem öfkeleneyim onun yanlış davranışlar edinmesine yol açmamak adına yutkunabilmeyi…

Bütün bunları ben kızım doğduktan sonra öğrendim. Onun için öğrendim. Onun varlığı sayesinde oldu…

Doğurduğum bebek olmasa da, sırf onu büyütüyor olsam da

böyle olacaktı…
***
O yüzden bir kez daha net olarak söylüyorum ki çocuk, doğuranın değil büyütenindir. Çünkü çocuk büyürken ebeveynini de büyütür…

Bu yüzden ilişki özelleşir.

Ne Yakup’u ne de Ali’yi ayırsınlar ailelerinden…

Hayatları boyunca doğuranı değil emzireni özleyecekler çünkü… Gördükl0eri ilk bir çift gözü…

Vatan gazetesinde İCLAL AYDIN’I sürekli takip ediyorum.Ve muhakkak bu haberlede ilgili bir yazı yazar diyordum.Çünkü biliyorum ki oda bir anne ve de kesinlikle duyarlı bir anne.Ama İCLAL Hanım kabul etmek lazım ki bu seferki gerçekten zor bir durum.İnsan her ikisinden de vazgeçemez bence.İnşallah hiç kimse bir daha böyle bir durumla karşılaşmaz.

Funda-Yusuf CÜCE Ailesinin film gibi hikayesi

Cüce ailesinin büyük çıkmazı
Çocuklarının 4 yıl önce Suudi Arabistan’da karıştığını öğrenen Funda-Yusuf Cüce, oğullarını bulduğuna seviniyor ama Yakup’u kaybedecek olmanın üzüntüsünü yaşıyor
Suudi Arabistan’daki hastanede doğum sonrası çocuklarının değiştiğini 4 yıl sonra öğrenen Funda (27) - Yusuf Cüce (37) çifti şokta. Kendi çocukları Ali’yi bulduklarına sevinen ancak 4 yıldır çocukları bildikleri Yakup’u kaybedecek olmanın üzüntüsünü yaşayan çift, büyük bir çıkmazın içinde. Sürekli ağlayan anne Funda Cüce, “Yakup, ‘Benim annem sensin, beni bırakma diye ağlıyor. İkisinden de vazgeçemiyoruz” diyerek çaresizliğini anlatıyor.

4 yıl önceki hikâye
Yaklaşık 15 yıldır Suudi Arabistan’ın Necran kentinde oto elektrikçiliği yapan Yusuf Cüce’nin biri kız, iki çocuğu oldu. Hatay’da yaşayan eşi Funda ise zaman zaman çocuklarını da alarak eşinin yanına gidiyordu. Üçüncü çocuğuna hamile kalan Funda, 7 Eylül 2003′te Suudi Arabistan’da doğum yaptı ve Yakup böylece aileye katıldı.
Funda, doğum yaptıktan bir süre sonra Hatay’a döndü. Yakup büyüdükçe, çevreden de, “Bu çocuk size niye benzemiyor?” soruları çoğalmaya başladı. Şüpheli sorulara muhatap kaldıkça, eşine soğuk davranmaya başlayan Yusuf Cüce, sonunda “DNA testi yaptıralım” teklifi getirdi.
Bunun üzerine Cüce çifti Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde DNA testi yaptırdı. DNA testini psikolojilerini düzeltmek ve “Size benzemiyor” diyenlere delil göstermek için yaptırdıklarını söyleyen Funda Cüce, “Böyle bir sonuç beklemiyorduk” dedi.
Sonuç 6 ay önce geldi; Yakup, çocukları değildi. Karı-koca ilk şoku atlattıktan sonra Suudi Arabistan’a gidip kendi çocuklarının peşine düştü. Bir ay önce de Suudi polisi gerçek çocukları Ali’nin bir Suudi ailede olduğunu bildirdi.
Milliyet, şu anda Suudi Arabistan’da bulunan çifte ulaştı. Baba Yusuf Cüce, “Dört çocuğum var, çünkü Ali de Yakup da benim. Çok zor bir durum. Yakup’tan ayrılmak istemiyorum. Biri canımdan, kanımdan. Diğeri ise doğumundan itibaren eşimin emzirdiği, bakıp büyüttüğümüz oğlumuz” dedi.
Kendi gerçek çocuğuyla da, ona bakan aileyle de henüz tanışmadıklarını anlatan Yusuf Cüce, “Çocuğumun iyi bir ailede olduğunu söylüyorlar, ama kim olduğunu bilmiyoruz. Bekliyoruz” diye konuştu.

Konsolosluk yardım etsin
Suudi Arabistan’daki yasal işlemlerin çok ağır işlediğinden de yakınan çift, “Türk Konsolosluğu’nun bize yardımcı olmasını istiyoruz” dediler.

‘Yakup’u vermeyelim dedim’

Anne Funda Cüce, “Yakup sizde, Ali de şimdiki ailesinde kalsın deseler ne dersiniz?” sorumuz üzerine şu yanıtı verdi: “Çok zor bir soru. Aslında Yakup’un benim olmadığını öğrendiğimde ben de eşime aynı teklifi getirdim. ‘Yakup’u vermeyelim dedim. Ama sonradan kendi çocuğumuzu merak ettik. Öldü mü, kaldı mı? Kimin elinde. Oğlumun fotoğrafını gazete görünce sarıldım ve ağladım.” Yakup’a durumu yavaş yavaş anlattıklarını söyleyen Funda Cüce, “Senin artık iki annen, iki baban var dedik. Yakup kabul etmiyor. ‘Benim annem, babam sizsiniz. Duymak istemiyorum, başım ağrıyor’ diyor. ‘Ablamı, abimi çok özledim’ dedikçe yüreğim burkuluyor. Türkiye’ye onsuz gitmek istemiyorum. Yakup’u nasıl bırakacağım diye gözyaşı döküyorum” dedi.

Ümran Avcı Milliyet gazetsinde yorumlamış bu yazıyı.Böyle bişey sizin başınıza gelse ne düşünürdünüz acaba?Açıkcası düşünmek bile istemiyor insan değil mi? İnsan her ikisinide yanında ister bence.